ÖMRÜMÜN SONBAHARINDA ANLADIĞIM GERÇEK…
Bir akşam vaktiydi.
Güneş yavaş yavaş ufkun arkasına çekiliyor, gökyüzü kızıl ve sarı renklerle sessizce vedalaşıyordu. Balkonumda oturmuş, önümde uzanan yıllara bakıyordum. O an fark ettim ki, insan bazen dışarıdaki manzarayı değil, kendi ömrünü seyrediyormuş.
Gençliğim gözümün önünden geçti.
Hayallerim vardı.
Yapmak istediklerim, gitmek istediğim yollar, söylemek isteyip de söyleyemediklerim vardı.
Sonra hayat başladı.
İş güç, aile, sorumluluklar, geçim derdi derken yıllar bir su gibi akıp gitti. Bir gün dönüp baktığımda, takvimlerin değiştiğini değil, kendimin değiştiğini gördüm.
Kendi kendime sordum:
“Ben gerçekten yaşadım mı?
Yoksa bana verilen ömrü sadece tüketip mi geçtim?”
O gece uyuyamadım.
Kur’an-ı Kerim’de geçen şu ayet aklıma geldi:
“Her nefis ölümü tadacaktır.” (Âl-i İmrân, 185)
Ölümün kaçınılmaz olduğunu zaten biliyordum. Ama asıl mesele ölmek değilmiş; Allah’ın verdiği ömrü nasıl yaşadığının hesabını verebilmekmiş.
Yıllarca başkalarının kusurlarını aramış, dünyadaki haksızlıklara öfkelenmiş, insanların yanlışlarını konuşmuştum. Fakat en zor sorgulamanın, insanın kendi nefsiyle yaptığı hesaplaşma olduğunu çok geç anlamıştım.
Seccadeyi serip iki rekât namaz kıldım.
Secdede şunu düşündüm:
“Ya Rabbi, eksiklerim çok, hatalarım çok. Ama beni kendimle yüzleşmekten mahrum bırakma.”
O gece anladım ki, insanın gerçek olgunluğu yaş almakla değil, kendini sorgulamaya başlamasıyla başlıyormuş.
Belki gençliğim geri gelmeyecek.
Belki yarım kalan hayallerimin hepsi gerçekleşmeyecek.
Ama hâlâ şükredecek bir nefesim, dua edecek bir dilim ve tefekkür edecek bir kalbim varsa, Rabbimin bana verdiği ömür henüz bitmemiş demektir.
Ve şimdi, ömrümün sonbaharında, büyük bir huzurla şunu söyleyebiliyorum:
İnsan, kendini sorgulamaya başladığı gün, aslında yeniden yaşamaya başlar.