İNSAN BAZEN SUSTUKLARINDAN YORULUR…
İnsan bazen konuşamadıklarından, anlatamadıklarından, kırıldığı hâlde sustuklarından yoruluyor. İçine atılan her şey kaybolmuyor; zamanla birikip insanın göğsüne ağırlık gibi çöküyor.
Belki de mesele güçlü olmak değil; her şeyi tek başına taşımaya çalışmak. Çünkü insan bazen ağlayamadığı gözyaşında, söyleyemediği sözde, içine gömdüğü kırgınlıkta boğuluyor.
İnsan bazen yaşadıklarından değil, sustuklarından yoruluyor.
Kırılıyorsun… Susuyorsun.
Üzülüyorsun… Susuyorsun.
Haksızlığa uğruyorsun… Yine susuyorsun.
“Boş ver…” diyorsun.
“Geçer…” diyorsun.
“Kimseyi üzmeyeyim…” diyorsun.
Ama geçmiyor.
Sen sustukça, içine attığın her kırgınlık biraz daha ağırlaşıyor.
Bir dostun vefasızlığı…
Bir yakının sözü…
Beklediğin bir telefonun gelmemesi…
Değer verdiğin insanların seni anlamaması…
Hepsini biriktiriyorsun.
Sonra bir gün bakıyorsun ki ortada büyük bir felaket yok ama sen artık nefes alamıyorsun.
İşte o zaman anlıyorsun:
İnsan bazen sudan değil, içine attıklarından boğuluyor.
Her şeyi sineye çekmek olgunluk değildir.
Her şeye susmak da güç değildir.
Bazen “Kırıldım” demek gerekir.
Bazen ağlamak…
Bazen bağırmak…
Bazen de seni yoran insanları ve yükleri geride bırakmak gerekir.
Çünkü kalp çöp kutusu değildir.
Her şeyi içine atarsan, bir gün taşıyamaz hale gelirsin.
İnsan başına gelenlerden çok, başına gelenleri yıllarca tek başına taşımaktan yorulur.
BİR HİKÂYE…
Bir adam vardı…
Herkes onu güçlü bilirdi.
Kolay kolay şikâyet etmez, derdini kimseye anlatmazdı.
Kırılırdı, susardı.
Üzülürdü, belli etmezdi.
Haksızlığa uğrardı, “Boş ver…” der geçerdi.
Her defasında da kendi kendine aynı şeyi söylerdi:
“Bunu da içime atayım…”
Önceleri küçük şeylerdi bunlar.
Bir dostun vefasızlığı…
Bir yakının kırıcı sözü…
Beklediği bir telefonun gelmemesi…
Değer verdiği birinin onu anlamaması…
Hepsini içine attı.
Günler geçti.
Aylar geçti.
Yıllar geçti.
İçine attığı her şey, sanki görünmeyen taşlara dönüştü.
Kimse o taşları görmüyordu.
Ama o taşıyordu.
Bir gün pencerenin önüne geçti.
Göğsünde tarif edemediği bir sıkıntı vardı.
Pencereyi açtı.
Derin bir nefes almak istedi.
Olmadı.
Dışarıda hava vardı…
Ama sanki onun içinde hava kalmamıştı.
O an fark etti:
İnsan bazen sudan değil,
içine attıklarından boğuluyordu.
Çünkü kalp dipsiz bir kuyu değildir.
Her kırgınlığı, her acıyı, her söylenmemiş sözü içine atıp sonsuza kadar taşıyamazsın.
Bazen konuşmak gerekir.
Bazen ağlamak…
Bazen “Ben kırıldım” diyebilmek…
Bazen de seni yoran insanlara ve hatıralara veda etmek gerekir.
Çünkü güçlü olmak, her şeye susmak değildir.
Her şeyi içine atmak da sabır değildir.
Bazen insanın kendine yapacağı en büyük iyilik, içinde yıllardır tuttuğu yükleri yere bırakmaktır.
Unutmayın…
İnsan çoğu zaman başına gelenlerden değil,
başına gelenleri yıllarca tek başına taşımaktan yorulur.
Ve belki de insan,
en sonunda tam da bu yüzden boğulur:
Her şeyi içine atmaktan…
Haluk Cangökçe
19.09.2026