BİR HİKÂYE…
O konağın kapısından herkes giremezdi.
İçeride pahalı sofralar kuruluyor, kadehler doluyor, kahkahalar duvarlarda yankılanıyordu. Masaların üzerinde ülkenin haritaları açılıyor, arsalar işaretleniyor, dükkânlar paylaşılıyor, makamlar dağıtılıyor, insanların kaderleri birkaç cümleyle belirleniyordu.
Aşağıdaki mahallelerde ise başka bir hayat yaşanıyordu.
Bir işçi çocuğunun okul masrafını düşünüyordu.
Bir emekli pazardan yarım kilo meyveyi geri bırakıyordu.
Bir anne, borçlarını çocuklarından gizliyordu.
Bir baba, yıllarca alın teriyle kazandığı dükkânın elinden alınışını çaresizce seyrediyordu.
Ve her haksızlıktan sonra aynı cümle duyuluyordu:
“Bunların yanına mı kalacak?”
Konağın sahipleri bu sözlere gülerdi.
“Kim ne yapabilir bize?” derlerdi.
Makamları vardı.
Paraları vardı.
Çevreleri vardı.
Kapılarında bekleyen insanlar, telefonlarına çıkan adamlar, önlerinde eğilen kalabalıklar vardı.
Kendilerini dokunulmaz sanıyorlardı.
Oysa yaşlı bir adam, konağın karşısındaki küçük kahvede her gece onları sessizce seyrederdi.
Bir gün kahvedekilerden biri dayanamadı:
“Amca, niye her gece o konağa bakıyorsun?”
Yaşlı adam çayından bir yudum aldı.
“Devranı seyrediyorum evlat.”
“Ne devranı?”
Adam hafifçe gülümsedi.
“Kurt kışı geçirir, ayazı unutmaz. İnsan da yaptığını unutabilir ama hayat unutmaz.”
Gençler güldüler.
“Bunlara hiçbir şey olmaz amca.”
Yaşlı adam başını salladı.
“En büyük yanılgı da budur zaten.”
Sonra sustu.
Aylar geçti.
Yıllar geçti.
Konağın sahipleri daha da büyüdüler.
Yeni mallar aldılar.
Yeni arsalar topladılar.
Yeni mekânlar açtılar.
Bir mazlumun malını ucuza kapattılar.
Bir başkasının hakkını geciktirdiler.
Bir başkasını tehdit ettiler.
Birinin ekmeğiyle oynadılar.
Her defasında arkalarından bir ah yükseldi.
Ama onlar duymadılar.
Çünkü kahkahaları çok yüksekti.
Bir gece konağın en büyük salonunda büyük bir eğlence vardı.
Masaların üzerinde çeşit çeşit yemek…
Kristal bardaklar…
Pahalı içkiler…
Altın saatler…
Anahtarları masaya bırakılmış lüks arabalar…
Konağın sahibi ayağa kalktı.
Kadehini kaldırdı.
“Bu şehirde bizden habersiz kuş bile uçamaz!” dedi.
Salon kahkahaya boğuldu.
Tam o anda dışarıda gök gürledi.
Yaşlı adam kahvenin önünde yine konağa bakıyordu.
Yanındaki genç:
“Amca, bak hâlâ keyifleri yerinde.”
Yaşlı adam yalnızca şunu söyledi:
“Sanmayın bu devran böyle sürecek.”
Ertesi sabah konağın kapısına ilk kez başka arabalar geldi.
Bu kez gelenler misafir değildi.
Telefonlar çalmaya başladı.
Kimse açmadı.
Dün “Abi, emret!” diyenler ortadan kayboldu.
Dün kapıda bekleyenler başka kapılara koştu.
Dün dost görünenler birbirini suçlamaya başladı.
Dosyalar açıldı.
Defterler bulundu.
Eski ortaklar konuştu.
Saklanan hesaplar ortaya çıktı.
Bir gecede o ihtişamlı konağın ışıkları söndü.
Konağın sahibi odasına kapandı.
Telefon rehberini baştan sona aradı.
Kimse açmadı.
İlk defa yalnızdı.
Pencereden dışarı baktı.
Karşıdaki kahvede yaşlı adam hâlâ oturuyordu.
Göz göze geldiler.
Yaşlı adam ne el salladı ne güldü.
Sadece baktı.
O bakış, yıllardır işittiği bütün beddualardan ağır geldi.
Adam perdeyi kapattı.
Fakat insan perdeyi kapatınca hakikat kaybolmuyordu.
Bir süre sonra mallar satıldı.
Arabalar gitti.
Makam bitti.
Kapıda bekleyenler kayboldu.
Bir zamanlar önünde eğilenler artık selam bile vermiyordu.
Ve hayat ona çok geç öğrendiği bir gerçeği öğretiyordu:
Makam insanın değildir.
Servet insanın değildir.
Güç insanın değildir.
Hepsi emanettir.
Bir gün gelir, insanın elinden birer birer alınır.
Geriye yalnızca yaptığı kalır.
Yıllar sonra konağın sahibi hastane odasında yatıyordu.
Odada ne korumalar vardı ne kalabalıklar.
Başucunda birkaç ilaç, duvarda bir saat…
Saatin sesi odada yankılanıyordu:
Tik…
Tak…
Tik…
Tak…
Her saniye geçmişinden bir sahne getiriyordu.
Hakkını yediği insanlar…
Ağlattığı aileler…
Kovdurduğu işçiler…
Aldığı beddualar…
Kurduğu sofralar…
“Bize kimse bir şey yapamaz” dediği geceler…
Adam gözlerini tavana dikti.
İlk kez korkuyordu.
Çünkü paranın çözemeyeceği bir kapının önüne gelmişti.
Doktor çıktı.
Oda sessizleşti.
Pencereden sabah ezanı duyuldu.
Adamın gözünden bir damla yaş süzüldü.
Belki pişmanlıktı.
Belki korkuydu.
Belki de artık çok geçtiğini anlamanın çaresizliğiydi.
Şehrin öte yanında yaşlı adamın oturduğu kahve kapanalı yıllar olmuştu.
Ama onun söylediği söz hâlâ insanların dilindeydi:
“Edenin ettiği yanına kalmaz.”
Çünkü hayatın değişmeyen bir terazisi vardır.
Bazen geç tartar…
Ama şaşırmaz.
Mazlumun ahını küçümseyenler,
gücü sonsuz sananlar,
makamına güvenenler,
servetine yaslananlar…
Bir gün dönüp arkalarına baktıklarında, kaçtıkları şeyin aslında hep arkalarından geldiğini görürler.
Ve gün gelir…
Ne kapılar açılır.
Ne telefonlar cevap verir.
Ne para yetişir.
Ne makam kurtarır.
İnsan yalnızca kendi yaptıklarıyla baş başa kalır.
İşte o zaman hayat sessizce kulağına eğilir:
“Vallahi de, billahi de, tallahi de…
Eden ettiğini bulmadan gitmez.
Haksızlık sonsuza kadar hüküm sürmez.
Hesaptan hiç kimse kaçıp kurtulmaz.
Siz de aynısını göreceksiniz.”
Haluk Cangökçe
10.08.2026